Büyük Sinop Forum Sitesi









Büyük Sinop Forum Sitesi

Sinop Resimleri, Sinop Video, Sinop haberleri, Sinop Hakkında Herşey...


    Türklerin Ergenekon'dan Çıkışı

    Paylaş
    avatar
    Admin
    ~Site Sahibi ve KuruCuSu~
    ~Site Sahibi ve KuruCuSu~

    Mesaj Sayısı : 801
    Kayıt tarihi : 22/09/09
    Yaş : 31
    Nerden : İstanbuL~

    Türklerin Ergenekon'dan Çıkışı

    Mesaj  Admin Bir Paz Mart 21, 2010 2:28 pm

    Ergenekon Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden
    işleyerek yaşayıp çoğaldıkları etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal
    toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir çizgisi, Türkler'in
    demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar
    yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı'nda
    Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da
    ölümsüzleştirmişlerdir. Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu
    Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin,
    ''Câmi üt-Tevârih'' adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler
    vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı
    olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı'nın nasıl
    moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel'in, Türk Mitolojisi [1.cilt,
    59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır).




    Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın 17.yy.da yazmış bulunduğu
    ''Şecere-Türk'' (Türkler'in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir.



    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki Anadolu'yu, Ergenekon'a
    benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır. Ergenekon Destanı'nda Bozkurt,
    öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez
    Türkler'e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır. Bir rivayete göre Türkler,
    Ergenekon'dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart
    (Nevruz Bayramı) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon'dan çıkış
    işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır. Ergenekon Destanı,
    bugün Türk Milleti'nin dünyaya nasıl yayıldığını ve çeşitli coğrafyalarda nasıl
    hükmettiğinin anlatan ve bugünde Bütün Türk Dünyasının hep birlikte Nevruz
    adıyla kutladığı bir bayramdır.



    Ergenekon Destanı


    Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir
    yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler
    birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını,
    sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman
    gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi. Bu
    yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp
    konuştular. Dediler ki: ''Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !'' Tan
    ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler,
    ''Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman,
    Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman,
    Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir
    yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan
    geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler. O çağda Türkler'in başında İl Kağan vardı.
    İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları
    öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan'ın bir de Tokuz
    Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz
    tutsak olmuşlardı.



    On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk
    yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar
    buldular. Oturup düşündüler: ''Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi
    yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.'' Sürülerini alıp dağa doğru
    göç ettiler. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol
    da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını
    yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu. Türkler'in vardıkları ülkede
    akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri
    görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın
    sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye ''Ergenekon'' dediler. Zaman geçti,
    çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu
    oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler.
    Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de
    Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar;
    çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl
    sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare
    bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ''Atalarımızdan işittik; Ergenekon
    dışında geniş ülkeler, güzel yurtla varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde
    imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım.
    Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize
    düşman olursa biz de onunla düşman olalım.'' Türkler, kurultayın bu kararı
    üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir
    demirci dedi ki: ''Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer.
    Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler.
    Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü,
    yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular.



    Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü
    ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi.
    Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu. Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı
    ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi,
    durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk
    milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının,
    kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar. Türkler o günü, o saati iyi bellediler.
    Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır.
    Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup
    örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı
    kutlarlar. Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan
    gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi;
    Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller
    Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan
    bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler
    hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.



    Ergenekon'dan çıkış ile aynı güne denk geldiği için kutlanan Nevruz Bayramı,
    bugün pek çok Türk topluluğunda çeşitli adlarla kutlanmaktadır. Nevruza; Saha
    Türkleri Isıah, Başkurtlar ve Kazan Tatarları Saban Toy, Kazaklar,Özbekler,
    Azerbaycan Türkleri ve Türkmenler Nevruz Toy adını vermektedirler. Türk
    Cumhuriyetlerinin, S.S.C.B'nin yıkılmasıyla birer birer bağımsızlıklarına
    kavuşmalarıyla, Nevruz Bayramı Türk Dünyasında ortak bir bayram olarak
    kutlanmaya başlamıştır. Böylelikle yaklaşık 1000 yıldır ayrılmış olan Türkler,
    bu bayramla birleşmektedirler. Selçuklular ve Osmanlı Devleti dönemlerinde de
    her yıl kutlanan Nevruz Bayramı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda ve
    sonrasında da TÜRK IRKININ EBEDİ VE SON BAŞBUĞU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
    tarafından da, Başkent Ankara'da kutlanmıştır. Ancak Yüce Başbuğumuz ebedi
    istiratgahına çekilmesiyle bu kutlamalar unutulmaya yüz tutmuştu. Ancak Türk
    Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan ederek Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle
    diplomatik ilişkiler kurmaya başlamalarıyla yeniden parlamış ve süreklilik
    kazanmıştır.



    Ancak Türkiye'deki, Gayr-ı Türk unsurlar(başta kürtler) bu güzel bayramı her yıl
    sabote etmektedirler. Basın kesinlikle bu kutlamalara geniş yer ayırmamakta
    hatta bu güzel Türk Geleneğini hor görmeye kalkarak, siyasi manalar
    yüklemektedir.

    Bölücü terör örgütü pkk ve diğer Türk düşmanı unsurlar, Nevruz Bayramı süresince
    çeşitli provokasyonlarla Türk Devletine ve Milletine karşı isyan provaları
    yapmaktadırlar. Asıl amaçları Türk Devletini ve Milletini yok etmek olduğunu
    saklamakta sakınca dahi görmeyen bu ayrılıkçı teröristlerin ve sempatizanlarının
    cezalandırılmaması, Uluslararası kamuoyunda ülkemizin nizamı ve iç güvenliğine
    yönelik bir zaaf olarak algılanmaktadır.

    Yüce Türk Milletine ait olan bu bayramı, kendilerine mal etmeye kalkarak,
    kürtçülük propagandasına dönüştürmekten çekinmeyen terörist başı bozuk sürüler;
    sözde ele başları abdullah öcalan lehinde sloganlar atarak, Türk Devletinin
    güvenlik güçlerine saldırmak için, her yıl bu bayramı beklemektedirler. Nevruz
    Bayramı, Dünya uygarlığına ve literatürüne hiç bir katkısı olmayan bir sürüye
    ait olamaz. Hain emellerine ulaşmak için bu kutlu bayramı kullanarak kendilerini
    dünya kamuoyunda haksızlığa uğramış gibi göstermek pişkinliğinde bulunanlar,
    Türk Milleti'nin öfkesini çekeceğini bilmelidirler!!!

    alıntıdır

    ----------

    NEVRUZ Avrasya’nın Ortak Bayramı

    Günümüzde 6 Türk devletinde (Azerbaycan, Türkmenistan, Tataristan, Kırgızistan,Kazakistan ve Özbekistan) ve 9 Türk özerk cumhuriyetinde Resmi Tatil olan ve Milli Bayram olarak kutlanan en eski Türk bayramı olan Nevruz, Türkler aracılığıyla Avrasya’ya yayılmıştır.
    Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk’ün düşünce sisteminde “baharın gelişi” elbette önemli bir yere sahip olacaktı.
    Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır.Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir eden bir olayından doğduğuna inanılır.
    Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk’ün düşünce sisteminde “baharın gelişi” elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: “Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren binbir renk cümbüşü… Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek… Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli… Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış…

    Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk’ün düşünce sisteminde “baharın gelişi” elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: “Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren binbir renk cümbüşü… Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek… Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli… Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış…

    Genellikle Nevruz, yani Farsça “Yeni Gün” adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır. Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir. Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve ümitleri taşıdığı “Noel Bayramı” bunun farklı bir örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara duyulan özlem “çam ağacı” motifi etrafında şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk’ ün kutladığı “bahar bayramı”nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus “baharın başladığı zaman”dır. Türk, bu takvim değişikliğini “toprağın uyandığı gün” ile özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz. Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı niteliğinde olan Nevruz’un ruhî atmosferini ve eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış, tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız gerekiyor. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar:
    “… Yüce Göktanrı’nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk’ün Atası) yaradıldın!”

    Bu sözler Türk’ün yaratılış felsefesinin, inancının, hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet’i kabul etmiş olan ilk Müslüman konar göçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet’le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikâl etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir.

    Nevruz, çeşitli kültür çevrelerinde, farklı etnik gruplarda farklı bir muhtevaya ve anlama sahip olmuştur. Kültürler arasındaki iletişim sonucunda çeşitli kültürlere girmiş ve benimsenmiştir. Eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir.
    Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig’e, Kaşgarlı Mahmud’dan Bîrûnî’ye, Nizâmü’ı Mülk’ün Siyasetnâme’sinden Melikşah’ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal ******’ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev’î Efendi, Nef’î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa’nın; büyük Azeri şairi Şehriyar’ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu’nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini “Nevruziye” veya “Bahariye” denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz.
    Ayrıca Nevruz’un Türk musikisinin en eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn Abdulmü’mîn Urmevî (1224-1294) tarafından kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde makam bulunmaktadır.
    Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır.
    1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri’nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı’nı “Milli Bayram” olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye’de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir.
    Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon’dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak “ortak kültür ocağı”nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya’nın ,Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun,Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın.

      Forum Saati Perş. Ocak 17, 2019 6:10 pm